Kaybettiğimiz Prof.Dr. Duygun Yarsuvat’ı sevgi ve saygıyla anıyoruz

Prof.Dr. Sultan Üzeltürk

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı

Prof. Dr. Duygun Yarsuvat Anısına

Prof. Dr. Duygun Yarsuvat, çok yönlü kişiliği olan, ailesine düşkün, Galatasaray camiasını evi gibi gören, hayatı yaşamayı seven ve etrafındakilere de sevdiren bir Hocamızdı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku anabilim dalında başlayan akademik hayatına İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi, aynı üniversitede üstlendiği rektörlük görevi, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve son olarak da 2011 yılından itibaren Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı’nda devam etmiş, sayısız öğrenci, hukukçu ve akademisyen yetiştirmiştir. Türk Ceza Hukuku Derneği’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yapmış, AIDP (Uluslararası Ceza Hukuku Derneği) Yönetim Kurulu üyeliğinde bulunmuş ve söz konusu derneğin 18’inci Dünya Kongresi’nin İstanbul’da gerçekleştirilmesinde başı çekmiştir. Galatasaray Derneği başkanlığı ve Galatasaray Kulübü başkanlığını da yürütmüştür.

Prof. Dr. Duygun Yarsuvat, bir ceza hukukçusu için insan haklarının ve temel özgürlüklerin esas yol gösterici ve nirengi noktası olduğunu savunurdu. Ona göre, suç tiplerinin yorumlanmasında olduğundan daha da fazla ceza muhakemesinde insan haklarına dayalı yorum yöntemlerinin yerleştirilmesi gerekirdi. Bu açıdan, ceza hukukunda “şeklî” nitelikte bir takım “usul” kurallarından söz edilmesine yer yoktu. Yine Duygun Hoca, ceza adaleti sisteminin düzgün işleyebilmesinin ilk ve en önemli koşulunun mahkemelerin bağımsızlığı olduğunu savunur ve hukuki ve fiili güvencelerin sağlanmasını çok önemserdi.

Gerek avukat sıfatıyla, gerekse akademisyen olarak, hukuku siyasi çıkarlarına alet eden güçlerle hiçbir zaman uzlaşı zeminine girmemişti, haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı sesini yükseltmekten, hatta kendisini korkusuzca ortaya atarak bunlara karşı durmaktan asla geri durmazdı.

Duygun Hoca’nın hukuka yönelik bakış açısı, son derece hümanist ve özgürlükçüydü. Birçok fiilin, özellikle de ifade biçiminde gerçekleştirilen davranışların ve herhangi bir hukuksal değeri korumayan fiillerin suç olmaktan çıkarılmasını ve özgürlük alanının genişletilmesini savunurdu.

Duygun Hoca, öğrencilerini çok sever ve her birinin hayatına dokunacak tarzda kendileriyle şahsi iletişim kurmaya, her birinin hasletlerini, arzularını dinleyerek anlamaya gayret ederdi. Bazen nüktedan bir şekilde kendilerine takılır, fakat her zaman onlara başarılı olacakları yolu çizmek konusunda ilham kaynağı olmayı başarırdı.

Zarafeti, neşesi, insanlığı ile bizlere örnek olan Hocamızı, sevgi, şükran ve minnetle anıyoruz.

TR Dizin’de taranan Anayasa Hukuku Dergisi makalelerinizi bekliyor

Anayasa Hukuku Dergisi 2012 yılında ilk sayısını çıkarmış ve bu zamana kadar kesintisiz olarak 9 cilt (18 sayı) tamamlamıştır. Yılda iki kez yayınlanan (Haziran ve Aralık) ve TR Dizinde taranan Anayasa Hukuku Dergisi, Türkçe, İngilizce ve Fransızca makalelerinizi beklemektedir.

 

https://app.trdizin.gov.tr/dergi/T0RNeE1RPT0/anayasa-hukuku-dergisi

Kaybettiğimiz Prof. Dr. Tunçer Karamustafaoğlu’nu sevgi ve saygıyla anıyoruz

Mustafa Erdoğan

TUNÇER KARAMUSTAFAOĞLU ANISINISA

Rahmetli Tunçer Karamustafaoğlu benim hocam ve Doktora Tez danışmanımdı. 1982-1983 ders yılında kendisinden Merih Öden’le birlikte bir ders almıştık. Derste o sırada yeni çıkmış olan Yasama Meclislerini Fesih Hakkı adlı kitabını –ki kendisinin Profesörlük Takdim Tezi idi- takip ediyordu. O ders ve kitap benim ufkumu açmıştı; ben parlamenter rejimle ve parlamenterizmin Türkiye’deki gelişimiyle ilgili ilk ciddî bilgileri o vesileyle öğrendim.

Hocanın Yasama Meclislerini Fesih Hakkı adlı kitabı akademik standartlar açısından Türkiye ortalamasının üstünde bir eserdi ve kanaatimce halâ da öyledir. Ele aldığı sorunu akla gelebilecek bütün yönleriyle, ilgili literatürü adeta tüketerek ve derin bir vukufla ele alması bakımından Türkçede benzerlerine az rastlanabilecek bir eserdi o. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, eğer İngilizce yazılmış olsaydı uluslararası alanda referans eser muamelesi görebilecek yetkinlikte bir çalışma olacak olduğunu söylesem abartmış olmam.

Bu eserden ben başka bir şey daha öğrendiydim, akademik bir çalışmanın edebî bir eser değeri de taşıyabileceğini… Hocamın bu yönünün farkına Seçme Hakkının Demokratik İlkeleri adlı doçentlik taktim tezini okurken de şahit olmuştum.   Daha sonra aynı duyguyu kendisinin gerek anlam gerekse üslup bakımından büyük bir vukufla Türkçeye kazandırdığı Leslie Lipson’ın Politika Biliminin Temel Sorunları (1973) kitabını okurken de yaşamıştım.

1986 yazında ‘’T.C. Anayasasına Göre Cumhurbaşkanının Hukukî Durumu’’ adlı Doktora tezimin ilk taslağını kendisine teslim ederken, Hocanın işindeki titizliğini bildiğimden biraz tedirgindim. Ancak üç ay kadar sonra Tezle ilgili olarak konuşmak için beni çağırdığında sergilediği tavır beni hem biraz şaşırtmış, hem de sevindirmişti. Hoca Tezimi başarılı bulduğunu ve hatta ‘’iyi bir pozitif hukukçu’’ olduğumu söyleyerek bana iltifat etmişti. Sadece, çalışmanın teorik zeminini oluşturan ilk Bölümü biraz ‘’rahatlatmamı’’ istemişti. Sonradan düşününce ben de farkına vardım ki, o Bölüm gerçekten de biraz gereksiz malumatla doldurulmuş ve dipnota boğulmuştu.

Ne var ki, Tezimin resmî olarak tamamlanması aşamasında kendisi yoktu. Ben Tezde kendisinin önerdiği düzeltmeleri yaparken o Fulbright bursuyla ABD’ye gitme hazırlığı yapıyordu. Daha sonra Tezimi bu sefere başka bir hocamın, Ergun Özbudun’un danışmanlığında tamamlayıp 1987 sonunda Enstitü’ye teslim ettim.

Daha sonraki yıllarda Hocayla pek karşılaşmadık ama kendisi için çıkarılan Tunçer Karamustafaoğlu’na Armağan’da (2010) bir makale (‘’Hukuk ve Siyaset İlişkisi Bağlamında Türk Anayasa Mahkemesi’nin Lâiklik Politikası’’) yayımlamak suretiyle aramızdaki bu iletişim kopukluğunu kendi adıma bir ölçüde telâfi etmiş olduğumu ümit ediyorum. Bu makale daha sonra Anayasa Mahkemesi’nin çıkardığı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşunun 55. Yılı Anısına 55 Yıl 55 Makale (2017) kitabında yeniden yayımlanmıştır.

Prof. Tuncer Karamustafaoğlu’nun vefatı Türkiye’nin bilim hayatı ve hukuk camiası için sahici bir kayıptır. Kendisini rahmet ve minnetle anıyorum.


İbrahim Ö. Kaboğlu

Profesör Tunçer Karamustafaoğlu’nun vefatı haberi üzerine belleğim beni, 1970’li yıllar Ankara Hukuk Fakültesi’ne götürdü:

1970’te başladığım ve o zaman da birinci sınıfta okutulan Anayasa hukuku derslerine Doçent Tuncer Karamustafaoğlu, Profesör İlhan Arsel gibi, bir veya iki kez girmişti; muhtemelen Profesör Bülent Nuri Esen veya Doçent Ergun Özbudun’un derse gelemediği haftalar.

Ama Tuncer Hoca’yı doktora ihtisas dersleri sırasında yakından tanıdım. Edebi hukuk dili ve hukuk mantığı arasındaki örgü, Tuncer Hoca’yı simgeler. Edebiyata ilgisini bize ders verdiği dönemde Milliyet Sanat’ta yayımlanan yazısına verilen deneme ödülünden biliyorduk. İhtisas dersleri, güncel siyasal ve anayasal sorunlar üzerine yoğun  tartışmalar eşliğinde  yapıldığı için doktora öğrencilerine katkısı kayda değerdi.

*    *    *

Bu vesile ile, lisans derslerinin ötesinde akademik yaşam yolunda birlikte çalıştığım hocalarımı da anmak isterim:

Önce, lisans seminerime değinmek yerinde olur: Henüz 2. sınıfta iken Prof. Mahmut Koloğlu’nun yönettiği ilk lisans seminerim, benim için bilimsel çalışmanın ilk adımı oldu. Dr. Nahit Töre’nin asiste ettiği derslerin disiplini ve bizlere kattıkları belirtilmeye değer.

Sonra, “toplumsal yapı, toplumsal değişme ve gelişme”  üzerine lisans ve  doktora seminer derslerini veren profesör Yahya Zabunoğlu, bize hukuk-ötesi ufuklar açtı.

Nihayet, bir kısmını evinde yaptığımız saatler süren doktora dersleri veren Profesör Hamide Topçuoğlu’nun, Profesör Münci Kapani ve Adnan Güriz’in katkılarını da anmadan geçmek olmaz.

*   *    *

Fransa’dan henüz dönmüştüm; 1981 sonu veya 1982 başı. Anayasa hazırlığı sürecinde, yarı-başkanlık rejimi tartışmaların merkezine oturduğu sıralarda, Tuncer Hoca ile Mac-Mahon dönemine uzanan canlı bir tartışmamız oldu. 3. Cumhuriyet’in ilk başkanı  Mareşal Mac-Mahon, 1877’de Meclislerden güvenoyu aldığı halde J. Simon hükümeti yerine Broglie hükümetini atadı ve ardından Millet Meclisini feshetti. Gambetta’nın öncülüğünü yaptığı Cumhuriyetçilere göre halk seçimini yaptığı zaman Başkan, “ya çekilmeli ya da baş eğmeli” idi. Monarşistler ve Kilise, Mac-Mahon’u destekliyordu. Cumhuriyetçilerin kazanması, Başkanı boyun eğmeye ve Meclis’in güvenine sahip hükümeti göreve getirmeye mecbur etti.

Mac-Mahon vak’ası, Fransa’da Başkanların Meclis’in üstünlüğünü kabul etmesi bakımından önemli bir dönüm eşiği oluşturmuştu. Bu tartışma, Türkiye’de yarı-başkanlık rejimi kabul edilirse, bir Mac-Mahon vak’ası yaşanma olasılığının olup olmadığı noktasında düğümleniyordu.

Kuşkusuz hiçbirimiz 7 Haziran 2015 seçimleri sonuçlarını kabul etmeyen  CB’nin Anayasa madde 116’yı zorlayarak (hatta darbe ile) seçimleri nasıl yineleyeceğini tasavvur bile edemezdi.

Mesleğimizin temel kuralı olan söz-yazı ve eylem tutarlılığını şahsında gözlediğim Tuncer Karamustafaoğlu, nur içinde yatsın!

 

 

Kaybettiğimiz Prof. Dr. Ali Ülkü Azrak’ı sevgi ve saygıyla anıyoruz

Fazıl Sağlam

 

Ülkü Azrak Anısına

Ülkü Azrak’ın ölümü hepimizde derin bir üzüntü bıraktı. Kamu Hukukçuları Platformu’nun kuruluşundan bu yana “Girişim ve İcra Kurulu”nda görevliydi. Ne var ki uzunca bir süredir rutin yazışmalarımıza katılamıyordu. Ara açılınca meraklanmaya başladık. Kendisine geçen yılın mart ay başlarında ayrı bir e posta gönderdim:

Sevgili Ülkü Hocam, KHP yazışmalarının tümü size de gönderiliyor. Ama sizden hiçbir ses duyamıyoruz. Ama bu ileti KHP ile ilgili değil. Sizin ve Lore’nin sağlığınızı merak ettiğim için yazıyorum. Umarım sağlığınızla ilgili bir sorun yoktur. Kısa bir bilgi verirseniz sevinirim. Selam ve sevgilerimle. 09.03.2019, Fazıl Sağlam

Buna da bir cevap gelmedi. Sonraki çabalarım da sonuçsuz kaldı. Bu sessizlik bir yılı aştı. Sonunda Nisan başında kürsü arkadaşı Şebnem SAYHAN’dan bize bir haber ulaştı. “ Şu anda İstanbul’daki evinde. Ama eşi hastanede. Telefonla ulaşabilirsiniz.”. Hemen telefona sarıldım. Uzunca bir süre görüştük. Konuşması her zamanki gibi düzgün, dolu ve zengindi. Ama sesi eskisi gibi gür çıkmıyordu. Eşini taburcu ettiklerini, onu beklediğini, ay sonunda Almanya’ya döneceklerini söyledi. Sesinin zayıflığını buna yordum.  Ama eşinin taburcu olması ve Almanya’ya dönüş hazırlığı, sanki çok şeyin yolunda gittiğine işaret ediyordu.  Her ikisine de sağlıklı günler dileyerek telefonu kapattım. Hemen Rona AYBAY’ı arayarak iyimser izlenimimi ona da yansıttım.  Benden sonra Rona Hoca’da aramış ve aynı izlenimlerle ayrılmış. Ne yazık ki her ikimiz de yanılmışız. Kısa bir süre sonra eşini kaybettiğini; oğlunun gelip cenazeyi Almanya’ya götürdüğünü ve hemen arkasından kendisinin de hastaneye kaldırılıp yoğun bakıma alındığını öğrendik. Birkaç gün geçmedi ölüm haberi geldi. Çoğumuz bir çeşit karantina ortamındaydık. Onun için hiçbir şey yapamadık; cenazesine bile katılamadık. Bunun acısı içimizde kaldı. Şükran SONER, 17 Nisan 2020 tarihli Cumhuriyet’te yazdığı “Ülkü AZRAK’ı Uğurlarken” başlıklı yazıda bu acıyı şöyle yansıtıyor: “Ölüm haberinin duyurulmasının haber içerikleri canımı acıttı. İsyan ettim. Virüssüz günlerde aramazdan ayrılmış olsaydı, çıkabilecek haberleri, anılarının, yaptıklarının paylaşılacağı bir uğurlamayı düşledim.” Bunu okuyunca içim parçalandı.

Ülkü Hocayla ağabey kardeş gibiydik. Öyle ki Anaysa Mahkemesi’nden emekli olduğumu söylediğimde tam bir sevecen ağabey tepkisiyle “Fazıl sen yaş haddinden emekli olacak kadar büyüdün mü?” demez mi? Oysa aramızdaki yaş farkı altıyı geçmiyordu. Ama avukatlık dönemimde, idari davalara yoğunlaştığımda Ülkü Hoca bana yol gösteren bir Usta oldu. Bilimsel çalışmalarımda da aynı ustalığın katkısını gördüm.  Friedrich MÜLLER için çıkarılan Armağan’a yazdığım makalenin onun denetiminden geçmesi beni çok rahatlatmıştır. Bu tavır onun doğasında vardı. Şükran’ın yazısında DİSK’in tüm görevlilerinin işkenceli gözaltı sürecinde olduğu bir ortamda DİSK’in genç avukatı Ercüment Tahiroğlu ile hukuki destek verme amacıyla görüştüğünü öğrendiğimde hiç şaşırmadım. Bu alanda ihtiyaç duyan herkese yardıma hazırdı. Çünkü o bir “hukukşinas”tı ve hukuk devletine bağlılık ve hizmet, onun için vazgeçilmez bir yaşam çizgisiydi.

Kendisi için çıkarılan 75 Yaş Armağanı’nda bu niteliği şöyle açıklamıştım: “Tüm yaşamı boyunca hukuk devletinin gerçekleşmesi yönünde hizmet veren Prof. Dr. Ülkü Azrak için çıkarılan Armağan’a bir makale ile katkıda bulunmak, benim için büyük bir onurdur. AZRAK için hukuk devleti, yalnızca hukuk güvenliği sağlayan, hukukun içeriğinden bağımsız biçimsel bir ilke değildir. Hukuk güvenliğinin sağlanması önemli bir kazanımdır. Ama hukuk, insan haklarına dayalı çoğulcu demokratik ve laik düzeni korumuyorsa, sosyal adaleti de içerecek biçimde adalete hizmet etmiyorsa, hukuk devletinin sağladığı hukuk güvenliği de fazla bir anlam taşımaz. AZRAK’ın sosyal devlet ilkesi konusunda ilk makalelerden birini yazmış olması böyle bir bütünlüğe yönelişinin ilk belirtisidir. Bu nedenle AZRAK için yazılacak yazı da bu bütünlüğe yabancı düşmemelidir”.

         Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde göreve başladığımda Ülkü AZRAK ve Aydın AYBAY, Ayferi GÖZE gibi Hocalar da o fakültede görev yapıyordu. Aydın Hoca Fakültenin Kurucu Dekanı’ydı. Yetenekli genç bir kadro ve deneyimli Hocalarla dengelenmiş ideal bir fakülte yaratmıştı. Ama artık Dekanlık görevini daha genç birine aktarmak istiyordu.  Kadim dostum, Köln’de birlikte doktora yaptığımız Devrim ULUCAN, yeni Dekan olarak atandı. Bir süre sonra beni de aralarına aldılar. Daha sonra Hüseyin Perviz HATEMİ de aramıza katıldı. Kendimi son derece verimli bir akademik çalışma ortamında buldum. İki yılımı orada geçirdim. Şimdi onuncu yılına ulaşmış olan Kamu Hukukçuları Platformu da orada kuruldu. Ama bu güzel çalışma ortamı, yeni siyasal iktidarın hedef ve beklentilerine uygun değildi. Yerine daha canlısı ve daha niteliklisi kurulabilseydi, buna bir diyeceğim de olamazdı. Ama ne yazık ki bu gelişme, yükselen sıradanlığa yenik düştü. Bu dalgada önce Ülkü AZRAK görevden alındı. Onu Hüseyin Perviz HATEMİ ve Engin ÜNSAL izledi. Bahane hazırdı: 72 yaşı doldurmuş olmak. Ama biliyorduk ki bu gerekçe, YÖK’ün 72 yaşı dolduran herkes için uyguladığı ya da dayattığı bir zorunluluk değildi. Bir çeşit siyasal ayırımcılık işlevi yerine getiriyordu. Bu gelişmelere duyduğum tepkinin sonucu olarak istifamı verdim. Ben ayrıldıktan sonra Aydın AYBAY’ın kurduğu ve evladı gibi büyüttüğü o Fakülte de zamanın eğilimine uygun olarak dağılma sürecine girdi. Devrim ULUCAN Dekanlıktan ayrılma zorunda bırakıldı. Yerine atanan Oktay UYGUN da ancak üç yıl dayanabildi.

Bugünden geriye baktığımda istifa etmem doğru muydu? Tam kestiremiyorum. Ama istifa bende bir çeşit demokratik refleks olarak yer tutmuştur. İlk istifamı A.Ü. S,B,F.’de (Mektebi Mülkiye’de) vermiştim. 1980’li yılların başlarında Mülkiye’nin içinde bulunduğu boğucu hava dayanılır gibi değildi. Dekan Cevat GERAY, Dekan Yardımcıları Rona AYBAY ve Kurthan FİŞEK,  1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanılarak görevlerinden alınmıştı. Hocam Bahri SAVCI ve kürsü arkadaşım Cem EROĞUL, SBF’nin simge isimlerinden Tuncer BULUTAY, Korkut BORATAV, Alparslan IŞIKLI da aynı akıbete uğramıştı. Oysa Bahri SAVCI ikinci yarıyılın başında veda dersini vererek zaten emekliye ayrılmayı planlıyordu. Anayasa Hukukunun o yarıyıldaki ilk dersini Bahri Hoca’nın veda dersi için ayırmıştık.  Bahri Hocaya o malum sarı zarf gelince, bu derse onun yokluğunda giremeyeceğimi anlayıp, istifamı verdim ve İstanbul’da avukatlığa başladım. Şimdiki tahribatla karşılaştırma imkânım, daha doğrusu hayal gücüm olsaydı, belki de hiç ayrılmazdım. Ama bu gibi reflekslerde belirleyici olan, insanın içinde yaşadığı zaman dilimidir. İşte Ülkü Hoca’nın görevine son verilmesi de bu tür bir zaman dilimine rastlamış ve aynı reflekse yol açmıştır.

Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden kaba bir biçimde koparılması, Ülkü Hoca’da büyük bir kırgınlık yaratmıştı. Bir süre sonra eşi Hannelore’yle birlikte Türkiye’den ayrıldılar ve Almanya’ya yerleştiler. Zaten çocukları da Almanya’da çalışıyordu. Türkiye’ye gelişleri, kısa bir Kıbrıs tatili ve yıllık sağlık kontrolleriyle sınırlı kaldı. Ne yazık ki AZRAK ailesini, kaderin soğuk bir cilvesi olarak bu kontrollerin sonuncusunda kaybettik.  Sağlık kontrollerini Türkiye’de yaptırma tutkusu ile yakından bağlantılı olduğu için son bir anımı paylaşmadan geçemeyeceğim. İki yıl kadar önce emekli Hocalar olarak 2017 KHK kıyımında üniversiteden uzaklaştırılmış olan Anayasa Hukukçularıyla dayanışmamızı göstermek ve ülkedeki kötü gidiş konusunda kamuoyunu uyarmak amacıyla bir bildiri hazırladık. Bu bildiride koruma refleksi üstün geldi ve halen faal görevde olan genç arkadaşlarımızı bu girişime katmak istemedik. Bildiri, önada göre alfabetik sırayla Cem EROĞUL, Fazıl SAĞLAM, Kemal GÖZLER, Naz ÇAVUŞOĞLU, Rona AYBAY ve Ülkü AZRAK imzasıyla KHP Web sayfasında (http://www.kamuhukukculari.org/?sayfa=duyurular&id=45) ve basında yayımlandı. Bildiri üzerinde uzlaşma ve görüş birliği sağlamak üzere yaptığımız yazışmaları Ülkü Hoca’ya da yöneltmiştik. Ondan cevap gelmemesini zımnen kabul saydık. Meğer o sıralar E postalarına hiç bakamıyormuş. Gazetelerde adını görünce beni telefonla aradı ve tüm yaşamlarını Almanya odaklı olarak düzenlediklerini. Ama yılda bir ay sağlık kontrolü için Türkiye’ye geldiklerini belirttikten sonra şunu söyledi: “Bu bildiri bizim Almanya’ya dönüşümüze engel çıkarırsa, tüm yaşamımız alt üst olur. Ne dersin?” diye sordu. “Hocam sizden açık bir cevap almadan adınızı yazmamız hata idi. Ama hiç merak etmeyin gerçek durumu yansıtan bir açıklama yapıp size de bildiririz.” diye cevap verdim. Ertesi gün Ülkü Hoca’dan şöyle bir E posta geldi:

Aziz dostum, sevgili meslektaşım Fazıl, Seninle yaptığım telefon görüşmesinden sonra bildiriyi tekrar kritik bir gözle inceledim ve aslında çok iyi kaleme alınmış bu bildiride herhangi bir kaygıya yol açacak bir nitelik olmadığı görüşüne vardım. Bu nedenle benim imzamın çıkarılmasına da gerek olmadığını düşünüyorum. Bu hususta bir zahmete girmenin lüzumu yok.

Sevgili Ülkü Hoca, seni çok özleyeceğiz ve hepimize rehber olan özelliklerini hiç unutmayacağız. Sevgili eşin Hannelore’yle birlikte ışıklar içinde kalın.

Kaybettiğimiz Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ı sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Prof.Dr. Mümtaz Soysal (1929-2019)

Fazıl Sağlam

 

İbrahim Kaboğlu, Sibel İnceoğlu, Mustafa Ertin, Arzu Becerik, Tolga Şirin ve Ece Göstepe’nin Mümtaz Soysal ile ilgili iletilerini buruk bir hüzünle okudum. Özellikle İbrahim Hoca’nın işaret ettiği “Dinamik Anayasa Anlayışı”, “Bugün’e nasıl gelindiğini açıklayabilecek kadar güncelliğini koruyor. Akşama doğru eve ulaşmak üzere yürürken Cumhuriyet’ten arayıp bir şeyler söylememi istediler. Donakaldım. “Şu anda ayaküstü ne söylesem içime sinmeyecek; beni affedin. Becerebilirsem belki bir yazı gönderirim” gibi birşeyler söyledim. Becerebilir miyim bilmiyorum.

Ama yazmayı düşündüğüm anılardan bir kesitini Mümtaz Hoca’yı anmak üzere sizlerle paylaşmak istedim:

1) İş Hukuku doktorası için gittiğim Köln’den döndükten sonra doğrudan SBF AYH kürsüsüne başvurdum. Benimle birlikte başvuranların sayısı otuzu aşıyordu. Önce dil sınavına girdik. Sınavdan sonra Bahri Hoca, Mümtaz Soysal hapiste olduğu sürece bilim sınavını yapmayacağını, resmen seçilmiş bir jüri olsa bile, kürsünün tüm elemanlarının görüşü alınmadan asistan belirlemenin kürsü geleneğine aykırı olduğunu, ama sınava katılma hakkımızın saklı tutulacağını, bu nedenle adreslerimizi ve telefon numaralarımızı sekretere bırakmamızı istedi. Gerçekten de bir yıl kadar sonra yeniden sınava çağrıldığımda, Mümtaz Hoca, hapisten yeni çıkmış kısa saçlarıyla sınavı dinleyici olarak izliyordu. Böylece kürsüdeki ilk ciddi eğitimimi giriş sınavı sırasında aldığımı söyleyebilirim.

2) Yetmişli yılların ikinci yarısında SBF’de İnsan Hakları Merkezi kurulmuştu. İki yıl kadar önce o merkez kapatıldı ve tabelası kurtarılarak Cem Eroğul ve benim de katıldığım bir törenle Mülkiyeliler Birliği girişine çakıldı.  Merkezin ilk uluslararası Toplantısı, Tarabya Otelinde yapılmıştı. Üç gün süren toplantıda Türkiye adına bildiriyi Mümtaz Soysal sundu. Aynı toplantıda ÜNESCO İnsan Hakları ve Barış Bölümü Müdürü Karel Vasak, Unesco’nun bu yıl ilk kez vereceği insan hakları eğitimi ödülünün Mümtaz SOYSAL’a verildiğini açıkladı. Mümtaz Hoca’nın bildirisi misafirlerde çok büyük bir ilgi uyandırmıştı. Sorular arka arkaya gelmeye başladı. Önceleri ayırdına varamadım, ama, birden ilginç bir olay dikkatimi çekti: Mümtaz Hoca kendisine hangi dilde soru sorulmuşsa, büyük bir doğallıkla aynı dilde cevap veriyordu. O gün Mümtaz Soysal bana yalnızca Hocam olarak değil, gerçek anlamda uluslararası kapasitede bir bilim adamıyla aynı kürsüsünde olmanın onurunu yaşattı.

3) Derslerini dinlemekten büyük bir keyif alıyordum. Sınıfa girdiği zaman konuşmaların kesilmesi için hiç hareket etmeden beklerdi. Kimi zaman bu bekleyiş, sınıfta çıt çıkmayana kadar sürerdi. Sonradan öğrendim. Bu tavır öğrenciler ve asistanlar arasında “Mümtaz çekmek” olarak anılıyormuş. Öğrenciye bağırıp çağırmadan sınıfta sessizlik sağlamanın inceliğini ondan öğrendik. Öğrenci boykotlarının hâlâ süregeldiği bir dönemde pos bıyıklı babayiğit bir öğrenci sınıfa daldı. “Haydi arkadaşlar boykot kararı var; herkes dışarı!!!” diyecek oldu. O vakur sâkinliği ve soğukkanlığlığı ile tanıdığımız Mümtaz Soysal, bir anda “Sen kimin dersinden öğrenci alıyorsun” diye parlayıp öğrencinin üzerine yürüdü ve yaka-paça dışarı attı da öğrencinin gıkı çıkmadı. Hiç unutamadığım olaylardan biridir.

4) Kamu Hukukçuları Platformu’nun ikinci toplantısı Kıbrıs’ta yapıldı. Toplantının ikinci gününde 3. Oturum, Anayasal Demokrasi ve Üniter Devlet” başlığını taşıyordu. Oturum Başkanı Mümtaz Soysal’dı. Bildiriyi İbrahim Kaboğlu sunacaktı. Attila NALBANT ,Sezgin TANRIKULU ve İlker Gökhan ŞEN yorumcu olarak katılacaklardı. Toplantıya on gün kala Kaboğlu, Nalbant ve Tanrıkulu birkaç gün arayla önemli mazeretleri olduğunu bildirdiler. Kısacası Mümtaz Bey’in yöneteceği bir oturum kalmamıştı. Telefona sarıldım. Durumu anlatmaya çalıştım. Sesim titriyordu. Muzip bir ses tonuyla “Ne yani, sen şimdi benden bu boşluğu dolduracak bir konuşma mı bekliyorsun?” diye sordu. “Evet Hocam. Tam da bunu istiyorum, ama bir hafta kaldı, söylemeye dilim varmıyor.” diye cevap verdim. “Tamam, tamam sakin ol” diye beni rahatlattı. “Merak etme ben bu konuşmayı yapacağım. Benden sonra o genç arkadaş da katkısını sunar” dedi ve Kıbrıs’a gelip bir saatlik bir konferans sundu. Gerisin ben anlatmayayım.  Lütfen, “Küreselleşen Dünyada Anayasal Demokrasi” başlıklı kitabın 313 – 360. sayfaları arasındaki bölüme bakın ve Mümtaz SOYSAL’ın yaptığı konuşmayla nasıl bir canlı tartışma ortamı yarattığını okuyun.

Kendisini minnet, sevgi ve saygıyla anıyoruz. Işık içinde yatsın.

 


Cem Eroğul

Mümtaz Hoca’nın öğrencisi olma mutluluğunu 1962-63 ders yılında, doçent olarak verdiği ilk derste yaşadım. “Ders nasıl verilir?” dersinin heyecanını, o yıl kana kana tattırdı bize. Dört yıl sonra da “kürsüdaş” olduk. 1973’te, doçentlik jürimin en genç üyesiydi. Fazıl o günleri çok iyi bilir. Oğlum henüz bir yaşını tamamlamamışken, eşim bir türlü teşhis edilemeyen ama yirmi küsur gün boyunca ateşini sürekli 41’de tutan çok ağır bir hastalık geçirmekteydi. (Sonradan paratifo olduğu anlaşıldı, ama kalp zarı iltihabı şüphesiyle kardiyolojide yatıyordu.) Onları o halde Ankara’da bıraktım ve Fazıl sayesinde İstanbul’a gelip sınava girebildim. Ankara’dan hâlâ haber gelmemişti. Sınavı kazandığım tebliğ edilince bayılacak haldeydim. Kendime en yakın gördüğüm Mümtaz Hoca’ya sarılmak istedim. Ama o beni  itti! Meğerse erkek erkeğe öpüşmezmiş. Çok bozuldum tabii. Ama kısmet şu ki, aradan yıllar geçtikten sonra, Mülkiye’de bu sefer ben sekseninci yaşını kutlama toplantısını düzenleyince, o kadar mutlu oldu ki, toplantı sonunda kalkıp sahneye geldi ve sarılıp beni öptü. (Hoca’nın huyu bilindiğinden, salondan anlamlı gülüşme sesleri gelmedi desem yalan olur!)
Tek sözcükle, son derece değerli, gerçekten de “dört dörtlük” bir insandı Mümtaz Hoca. Işıklar içinde yatsın.

İbrahim Özden Kaboğlu
Mülkiye Mektebi Dekanı Profesör Doktor Mümtaz Soysal, Dinamik Anayasa Anlayışı kitabı nedeniyle 12 Mart cuntası tarafından hapse atıldı ve askerî yönetimde Anayasa değişikliği yapılırken kendisi fikrinin bedelini fiziğiyle ödedi. Yaklaşık elli yıl sonra, yine olağanüstü ortam ve koşullarda, Anayasa değişikliği sırasında bu kez asistanları ve öğrencileri gece yarıları üniversitelerden atıldılar, mahkeme kapıları bile kendilerine kapatıldı. Kamusallığın, ulusallığın ve sosyalliğin savunucusu olan Mümtaz Soysal’ın kamusallık bakımından özelleştirmenin satış işlemine dönüştürüldüğü bir ortamda ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Kendisini saygıyla anıyoruz. Hukuk devleti yolunda anayasacıların daha çok işinin olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Hocam, sizin anılarımızı yaşatacağız.

Demirhan Burak Çelik

 

Kendinden söz etmeyi seven bir kişi değilim. Bu yüzden aşağıdaki satırları ancak yazabildim. Ama söz konusu Mümtaz Soysal olunca yazmasam olmazdı, kendimden söz etmeden de anlatmak istediklerimi anlatamazdım gibi geldi…

Mümtaz Hoca, birçoğumuz gibi benim de anayasa hukuku alanındaki rehberlerimdendi. Lise sonda arkadaşlarım harıl harıl test çözerken benim elimde iki kitap vardı: Server Tanilli’nin Devlet ve Demokrasi’si ile Mümtaz Soysal’ın 100 Soruda Anayasanın Anlamı… Üniversite sınavından önce kararımı vermiştim. Mümtaz Soysal gibi “anayasacı” olacaktım.

Hukuk 1’deyken babası avukat olan bir arkadaşım bir gün elinde Anayasaya Giriş’in ilk baskısı ile gelmiş ve bana hava atmıştı. Sonradan o kitabı okuduğumda da adeta büyülenecektim. Ve tabii Dinamik Anayasa Anlayışı’nı. Bu kitaplarla, bilmeden kullandığım “anayasacı” teriminin ete kemiğe büründüğünü; anayasanın gerçek anlamının ancak tarihsel, toplumsal ve siyasal bağlamı içinde ele alındığında kavranılabileceğini öğrenecektim.

Mümtaz Hoca’nın 1995 anayasa değişikliği sırasındaki katkısını da taptaze bir hukuk öğrencisi olarak heyecanla izlediğimi ve sırf onu dinleyebilmek için Meclis TV’yi takip ettiğimi anımsıyorum.

Ankara Hukuk’tan sonra Mülkiye’de yüksek lisansa başlayınca, sevgili Hocam Cem Eroğul’un odasında Mümtaz Soysal’ın bir fotoğrafını görmek şaşırtmamıştı beni (Şimdi o fotoğraf sevgili dostum Murat Sevinç’te sanırım). Ama yine yüksek lisans sırasında şaşırdığım bir olay oldu. Yüksek lisans derslerinin yanında hem Cem Hoca’nın Anayasaya Giriş hem de rahmet, sevgi ve saygıyla andığım Yavuz Sabuncu’nun Türk Anayasal Düzeni adlı lisans derslerini izliyordum. Bir gün derslikte Cem Hoca’yı beklerken karşımızda Mümtaz Soysal’ı buluverdik. Öğrenciler, kitaplarının yanında Dışişleri Bakanlığı, özelleştirmelere karşı mücadelesi ve köşe yazarlığı dolayısıyla tanıdıkları bir adı kürsüde görünce bir uğultudur başladı. “Aaa”lar, “Ooo”lar, garip ama “Mümtaaz” diye bir sesleniş… Mümtaz Hoca ise kürsüde hiç konuşmadan bekliyordu (Sevgili Fazıl Sağlam Hocamızın belirttiği gibi “Mümtaz çekiyormuş“). Sınıfta çıt çıkmayana dek sabırla bekledi ve sonra Türkiye’nin anayasal tarihini ve temel anayasal sorunlarını her zamanki gibi son derece akıcı ve dinamik üslubuyla bir çırpıda özetleyiverdi.

Mümtaz Soysal, kendisinden dinlediğim bu ilk ve tek derste, bütün büyük hocalar gibi
“ders içinde bir ders” de verdi. Hoca, arada İngilizce bir cümle içinde ülkemizden söz ederken “Turkey” dedi. O sıra “Turkey değil Türkiye” modası başlamıştı. Bunun etkisiyle olacak, müdahale edip “Türkiye, Türkiye” diye seslenenler oldu. Mümtaz Hoca önce anlamadı, sonra “Haa, şimdi böyle diyorlar değil mi, hindiden dolayı” deyip gülümsedi. “Ama buna takılmaya gerek yok. Amerikalılar o hayvanı bizden gördükleri için adına turkey demişler; biz Hindistan’dan geldiğini düşündüğümüz için hindi demişiz; Mısırlılardan görseydik mısrî diyecektik” dedi ve ekledi: “Bunlar boş işler. Böyle şeylerle uğraşmayın. Siz Türkiye için iyi şeyler yapmaya, Türkiye’yi geliştirmeye, ilerletmeye bakın.”

“Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin.” Mümtaz Soysal bana hep Tevfik Fikret’in “Bir Tasvir Önünde” şiirinin bu son dizesini anımsattı. Evi bombalandığında da, Mülkiye Dekanıyken gözaltına alınıp tutuklandığında da, Dışişleri Bakanlığında da, özelleştirmelere karşı mücadelesinde de, kimi zaman bırakın kendinden farklı düşünenleri kendi mahallesindekilere bile fazla aykırı görünen görüşleri yazarken de. Hak bellediği yoldan sapmadı.

İyi ki vardı Mümtaz Hoca, iyi ki bu dünyadan geçti. İyi ki onun öğrencisi olduk…


Murat Sevinç

Benim için Mümtaz Soysal, tüm nitelikleri ve tarihi bir yana, 1988’de ders aldığım bir ‘hoca.’ Doğrusu, öğrencilerinin hayranlığını kazanmış bir hoca. Mümtaz Hoca’dan ders alıp onun hocalığından, ders anlatma şeklinden, o dersin lezzetinden etkilenmemiş kimse yoktur.

Prof. Mümtaz Soysal 11 Kasım 2019 Pazartesi günü, vefat etti.

Eski ‘Kürsü’mün temel taşı olan hocalarındandı.

Mümtaz Soysal yalnızca kürsü hocası değildi. 1961 Anayasası’ndaki emeği, o dönem hocalarının bazı klasik siyaset bilimi eserleri çevirilerindeki rolü (örneğin meşhur Federalistler’in bir kısmını Türkçe’ye kazandırmıştır.), 1960’ların düşünce yaşamına damga vurmuş YÖN Dergisi yılları, 12 Mart’ta ‘SBF Dekanı’ iken ders anlattığı esnada askerlerce alınıp cezaevine konulması, 12 Eylül günleri, Kıbrıs sorunu, özelleştirmelere karşı tavrı ve çabası, siyaset ve kısa süren bakanlık günleri, Cumhuriyet gazetesinde tamamladığı köşe yazarlığı, particilik… Yalnızca bir iki durak, Hoca’nın yaşamında.

Çok uzun yıllar akademi, düşünce yaşamı ve siyasete damga vurmuş bir ‘Cumhuriyet kuşağı’ aydını Mümtaz Soysal. Düşüncelerini benimseyenler kadar, kuşkusuz benimsemeyenlerin de olduğu bir akademisyen. Buna mukabil düşüncelerine karşı olup kayıtsız kalamayanların da, saygıda kusur etmediği, önemli bir ‘figür.’ Günümüz ‘sosyal ve sosyal olmayan kızgın medya kazanının’ en ateşli mensupları için pek bir şey ifade etmez belki ama, sizi sevmeyenlerin de asgari saygısını kazanmak, eskilerde önemli bir meziyetti.

Benim için Mümtaz Soysal, tüm nitelikleri ve tarihi bir yana, 1988’de ders aldığım bir ‘hoca.’ Doğrusu, öğrencilerinin hayranlığını kazanmış bir hoca. Mümtaz Hoca’dan ders alıp onun hocalığından, ders anlatma şeklinden, o dersin lezzetinden etkilenmemiş kimse yoktur. 1995 Aralık ayında, o tarihte artık ders vermediği Anayasa Kürsüsü’nde asistan olduktan sonra ise, yazıp çizdiklerinden çok yararlandığım ve öğrendiğim bir anayasa hocası.

Çarşamba günü defnedilecek. Sevgi Soysal ile aynı kabristana…

Hoca’nın yıllarını verdiği SBF Anayasa Kürsüsü’nün eski bir mensubu olmaktan, onur duyuyorum. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Aşağıda okuyacağınız satırlar, Gazete Duvar için kaleme aldığım ilk kitap yazısı. Bu incecik kitabın, Türkiye’de bugüne dek yapılmış en iyi ‘anayasa okuması’ olduğu kanısındayım. Hoca’yı, çok sevdiğim çalışmasıyla anmak istiyorum: Dinamik Anayasa Anlayışı

İlk kitabın ‘gündem’ açısından anlamı çok büyük. Anayasacılığımızda çok ama çok önemli bir eser olmasına karşın ne yazık ki kimi genç meslektaşların da haberi yok!
Kitap, Prof. Mümtaz Soysal’ın Dinamik Anayasa Anlayışı adlı eseri. 1969’da yayımlanmış. Ana başlığın altındaki alt başlık şöyle: Anayasa Dialektiği Üzerine Bir Deneme. A.Ü. SBF Yayınları içinde 272 numaralı yayın. O zamanlar SBF’nin böyle değerli yayınları var, kitap basıyor. Hatta müthiş bir çeviri furyası içindeler. Siyaset biliminin çok temel ve değerli eserlerini çeviriyor, sosyal bilimlerin büyük isimleri.

Prof. Mümtaz Soysal, hem anayasacılığımız hem de siyasi tarihimiz açısından önemli bir akademisyen, siyasetçi, entelektüel. Mümtaz Soysal’ın Dinamik Anayasa Anlayışı adlı yalnızca ‘114 sayfalık’ çalışması, bana kalırsa bir anayasanın nasıl ele alınması, yorumlanması, anayasaların hangi ‘değerlendirmelere’ açık ya da kapalı olduğunun saptanabilmesini anlatan en yetkin eserlerden biri. Soysal’ın alanımıza çok değerli bir katkısı. Kitabın ilk paragrafının ilk cümlesi, günümüz Türkiye’si açısından gerek anayasa tartışmalarının bir ülkenin siyasal düzeniyle ne kadar iç içe olduğunu göstermesi, gerekse bu ilişki nedeniyle aslında siyasal olan tüm alt üst oluşların nasıl anayasal tartışma şeklinde ortaya çıktığını sergilemesi açısından anlamlı:

“Anayasa sözünün bıkkınlık verecek kadar sık kullanıldığı başka bir toplum bulmak herhalde çok güç. Türk toplumu, her tartışmasında, her yazısında, her söylevinde ‘anayasa’ sözünün edildiği bir toplum oldu.” (s.1)

Bir anayasanın nasıl okunması gerektiği ya da okunabileceğini anlatıyor metin. 1961 Anayasası’nın yorumuna yönelik hazırlanmış görünse de genel çıkarımlar yapmak mümkün. Hoca’nın sözcükleriyle: “Anayasa ancak dialektik görüşün yarattığı bir dinamizmle uygulanırsa ayakta kalır; kendi içindeki görünüşleri aşıp daha sağlam temellere oturtulmazsa çöker. Kitap… durgun gözüken dengelerden yaratıcılık çıkarabilmenin yollarını araştırmak amacıyla yazıldı.”

Şimdiki zaman açısından bizleri çokça ilgilendiren kısım, özellikle 27 Mayıs öncesindeki anayasa sistemine ilişkin değerlendirmeler. Bakalım:

Anayasalar sonsuza dek ayakta kalacak metinler olamaz. Bu nedenle önemli olan, gelişmesinin belirli bir noktasında bulunan toplumda, siyasal yaşamı belirleyen temel metnin nasıl olması ya da nasıl yorumlanması gerektiği. Demek ki Soysal’a göre anayasalar kaçınılmaz şekilde toplumsal yaşamın ‘bir aşamasını’ yansıtır. 2017 Türkiyesi için de geçerliliğini koruyan bir saptama yapıyor Soysal:

“Son yıllarda, Türkiye’deki hukuk tartışmalarının en belirli özelliği, neredeyse geçen yüzyılları hatırlatacak bir kutuplaşmanın görülmesi: Bazıları hükümlerin hurda ayrıntıları ve kelimelerin ince anlamları arasında ‘pozitivist’ bir titizlikle kaybolurken, bazıları, özellikle haklar ve özgürlükler konusunda, pek yüce ve soyut sözler ederek ‘doğal hukuk’ alanına doğru kaymaktadırlar.”(s.3)

Ardından kendi çalışmasının iki kutuptan da biraz uzaklaşacağını vurguluyor. Yazar, bir anayasa (örneğin 1961) toplumun belli bir aşamasında neyi sağlamak için ortaya çıkar? sorusunu yöneltiyor. Asıl sorulması gereken bu değil mi? Hele ki sürekli yeni anayasaya gereksinim durulduğu söylenen bir dönemde, ‘ne için anayasa?’ sorusu, ilk ve temel soru olmalı.

Soysal bu minval üzerinde ilerliyor: Anayasa yalnızca bir dönemin endişelerini gidermek için mi yapılır, yoksa metnin içine işleyen daha derin bir amaç mı vardır? Ardından gelen sorular, böyle bir amacın olduğu varsayımından hareket ediyor. Eğer bir anayasanın derin anlamı varsa, bu anlam o metnin kendi içinde bulunan ilişkilerden çıkarılmaya çalışılabilir:

“İncelemenin pozitivist tutuma yaklaşan yönü burada: aranan anlam, yapıcıların sübjektif amaçlarında değil, metnin kendi içinde, ortaya konan yapıtın özünde aranmaktadır. Öte yandan, yine de bir ‘amaca göre’ yorum söz konusu.” (s.5)

Demek ki bir metnin anlamlandırılmasında, yaratıcılarının öznel amacı önemli ama bir de metnin ihmal edilmemesi gereken kendi iç dinamikleri var. İkisi de göz önünde bulundurulmalı. Anayasa hukukunun başlıca kaygısının denge aramak olduğunu hatırlatan Mümtaz Soysal, ardından, bunun özgürlük ve otorite arasında soyut bir ‘denge yaratma’ çabası olmaktan öte, sosyal güçler arasında olabildiğince uzun sürecek bir ‘denge arayışı’ olduğunu vurguluyor. Bu denge, bazen egemen olana hizmet eden bir fren, bazen de gelişme olanakları arayan güçler için ayrılmış bir alan olabilir. Ama sonuçta denge arayışı hep var.

Soysal 1961 Anayasası’nın çok partili yaşamı bambaşka temellere oturtan bir metin olarak değerlendirirken, diğer yandan tarihsel oluşum içinde “keskin bir viraj” olduğu değerlendirmesine de katılmıyor. Tanzimat’tan o güne (27 Mayıs) gelen bir oluşum çizgisi söz konusu ve 1961 Anayasası bu çizginin bir uzantısı. Ancak çok da doğal kabul edilemeyecek bir uzantı. Tabii 1961 Anayasasını hazırlayanlar ve hazırlayıcıların, 27 Mayıs’ı destekleyenlerin anayasaya ilişkin genel görüşü, 1924 Anayasası’nın yanlışlıkları/eksikliklerine bir tepki olduğu yönündeydi. Soysal bu kanıyı eleştirip 1924 Anayasasına ‘insaflı’ yaklaşanlardan. İktidarın (DP) hatalı davranışlarıyla Anayasa’nın eksiklikleri arasında bir ayrım yapılması gerektiği kanısında. Tabii bu itiraz bugün için de çok önemli çünkü siyasal alandaki sorunların nedeninin yalnızca anayasaların metninde aramanın olumsuz yanı, çözümün de madde değişikliklerinde aranması oluyor. Soysal’ın ifadesiyle:

“…muhalefet partilerinin üzerinde durduğu sorunlar, ancak anayasayla ilişkili olarak çözümlenebilecek sorunlar niteliğine bürünmüştür… kurumsal ve kuralsal çözümlerin kolaylığı, bu durumda rol oynayan en önemli etken: Parlamentodaki çoğunluğun anayasaya aykırı tutumlar içine düştüğü durumlarda, anayasaya uygunluğun yargısal denetimini savunduğunuz ya da tek meclisin aceleciliği karşısında iki meclisliliğin erdemlerini saydığınız zaman, hem somut hem de başka yerde denenmiş çözümler ileri sürmenin rahatlığı içindesiniz… Buna bir de Türkiye’deki politika kadrosunun büyük ölçüde hukukçulardan kurulu oluşunu da eklemek gerek: Kurallara ve kurumsal düzenlemelere dayanan çözümler, hukukçu yaklaşımına daha uygun geliyor.”(s.10)

Bu saptama günümüz için de fazlasıyla geçerli değil mi? Her siyasal açmazı anayasal bir sorunmuş gibi gösterip, normların korunaklı dünyasına havale etmek. Yakıcı demokrasi sorunlarının, anayasa metnindeki iki maddenin değiştirilerek çözülebileceğini varsaymak.

Anayasaların, inişli çıkışlı bir çizgi üzerinde, toplumsal güçler arasındaki mücadelede denge kurmaya çalışan metinler olduğunu düşünmeliyiz. Soysal’ın dinamizmini, bir metnin kendi içindeki ‘hareketliliği/esnekliği’ olarak algılamanın yanı sıra, metinler tarihinde işgal ettiği yerin, diğer metinler üzerindeki belirleyiciliğini de kapsadığını varsaymak herhalde çok da yanlış olmaz. Çünkü anayasa tarihi inişli çıkışlı da olsa, keskin virajlar dönmek zorunda da kalsa, darbelerle kesintiye de uğrasa, sonuçta her adımda bir öncekinin izini bulmak mümkün. Yalnızca Türkiye’de değil, kurumlar ve anayasalar tarihinin incelendiği her yerde, en devrimci görünen değişikliklerin dahi az ya da çok bir süreklilik arz ettiği görülebilir. Hâl böyleyken tarihi ve geleneği yadsımak anlamlı ve gerçekçi olmayacağı gibi mümkün de değil.

Nitekim bu nedenledir ki anayasacılığımıza dair çalışmalar, 18. yüzyıl sonu Osmanlı İmparatorluğuna, anayasal belgeler tarihi ise 1808 yılında ilan edilen Sened-i İttifak’a dek götürülür. Aslında hep olan o hattı kavrayabilmek ve eğer varsa, kesintilerin içeriğini anlamlandırabilmek için. Anayasa metinleri, hukuk metinleri, yoruma muhtaçtır. Canlıdır. Kuru sözcüklerden ibaret değildir. O zaman, Hoca’nın kitabının en ilgi çekici/özgün başlıkları olan ‘Açıklık ve Kapalılık’ (69) ve ‘Kuralların Dinamizmi’ (87) ile bitsin yazı.

Bir anayasa neye açıktır, neye kapalıdır?

Soysal’a göre anayasa renksiz, boş bir kutu değil. Yani, her sisteme eşit mesafede olmaz anayasa metinleri. Anayasaların elbette ideolojik bir rengi var ve bu renk, toplumun belli bir döneminde, o toplum içinde karşılaşıp bir araya gelen ve dengelenen güçlerin ideolojik ortalamasını yansıtır. Değil mi ki anayasaların ideolojik bir renk taşıdığını kabul ettik, o zaman ‘anayasanın tarafsızlığı’ kavramı, onun kendi rengi dışındaki ideolojik tutumlara göre değişen, ‘nisbi’ bir kavram olur. Anayasanın kendisi bir ideolojik görüş taşıyabilir ve bu şekliyle, kuşkusuz, başka görüşlere açıklanma, örgütlenme ve gerçekleşme bakımlarından değişik ölçülerde bir rahatlık da sağlayabilir: “Anayasanın ideolojisi budur demek başka bir şeydir, Anayasanın bu ideolojiden başkasına kapalı olduğunu söylemek başka şey.” (71) Yani bir şeyin ‘olmaması’ ile bir şeye ‘kapalı olmak’ arasındaki fark. Bu saptamaların ardından Soysal, 1961 Anayasası’nın hangi ideolojilere, partilere açık olduğu konusunda ve ayrıca temel hak/özgürlüklerin nasıl yorumlanabileceği üzerinde yorum yapıyor.

Soysal’ın, ‘kuralların dinamizmi’ kavramı ile anlatmak istediğiyse, herhalde bugün en çok gereksinim duyduğumuz şey. İlkelerin özgürlükçü yorumunun olanaklılığı ve gerekliliği. Bazen kurucuların dahi hiç düşünmediği şartlar doğabilir ve bu ‘objektif’ koşullar anayasa metnine toplumun tarihsel gelişme çizgisine uygun, çok daha anlamlı bir amaç kazandırır. Ancak bu, kuşkusuz yalnızca yargı organlarının keşfedebileceği bir anlam değil. Hoca’ya göre, anayasanın yanlış raylarda kaybolmasını önlemek, hukukçuların hepsine düşen bir ödev.

Mümtaz Soysal’ın eseri, hem güncel anayasa tartışmaları hem de konunun meraklıları açısından eşsiz değerde, önümüzde kapılar açan, düşünmeye sevk eden bir kitap. Bilimin işlevi de buydu değil mi?


Dinçer Demirkent

Mümtaz Hoca’yı öğrenciliğimde iki defa dinledim, biri, büyük amfide, ben bu okula neden bu kadar geç girdim dedirtecek kadar heyecanlandıran bir “eski hoca” dersinde; diğeri de Şeref Salonu adlı, eski dekanlarımızın bazen korkutucu olan fotoğraflarının önünde konuşurken. Fakat elbette hocanın bende bıraktığı en etkileyici izler buralarda oluşmadı.

Gidenlerin ardından yazmak zor, insan kendine saklıyor, saklamak istiyor. Aslında konuşunca, yazınca da biraz kendine konuşuyor, kendine yazıyor. Türkiye’nin sayılı entelektüellerinden, en önemli anayasa hukukçularından biri olan Mümtaz Soysal’ı kaybettik. Çok yazı okudum, anı dinledim birkaç gün içinde. Tanıyan herkeste izi büyük bir insan, entelektüel, hoca… Öyle olunca herkes, kalan izler sadece kendinde kalmasın istiyor. O iz bırakan teması, öncelikle en etkileyici olanını anlatıyor.

Mülkiye’de kayıpların ardından törenler olur. Öğrenciliğimden beri hepsini izledim. Sütunlu salonda, tarihi kabartma haritanın hemen yanına getirilen beden ile konuşulur. En son, zor zamanların Mülkiye Dekanı Cevat Geray’ı uğurlamıştık o salondan. Zor bir zamandı yine, hangi kuşak şöyle rahat soluyabildiği bir zamana-mekana güvenebildi ki bu ülkede. Cevat Hoca’nın o salondan çıkışı, orada olup bitenler, hocanın bedeni ile yapılan konuşmalar birçoğumuzun o kapıdan ayrılışına o kadar benzedi ki… Çok daha öncesinde kürsümüzün hocası Yavuz Sabuncu’yu uğurlamıştık aynı yerden. Doktorama başlayalı altı ay olmuştu henüz, bitemeyecek bir dostluğu en güzel anlatan şeyin yarım kalan bir konuşma olduğunu öğrendim o gün, yine kürsümden öğrendim. Hâlâ öğrendiğim en önemli şey olduğunu söyleyebilirim bunun.

Mümtaz Hoca’yı öğrenciliğimde iki defa dinledim, biri, büyük amfide, ben bu okula neden bu kadar geç girdim dedirtecek kadar heyecanlandıran bir “eski hoca” dersinde; diğeri de Şeref Salonu adlı, eski dekanlarımızın bazen korkutucu olan fotoğraflarının önünde konuşurken. Fakat elbette hocanın bende bıraktığı en etkileyici izler buralarda oluşmadı. Mümtaz Hoca’yı önce başka suretlerde tanıdım. Örneğin öğrencisi olmanın mutluluğunu her zaman taşıyacağım Murat Sevinç’in lisans birinci sınıfa verdiği dersleri asistanı olarak izlemek – izlemek, çünkü asistan doktorası bitene kadar ancak pedagojik amaçlarla birinci sınıf öğrencisinin karşısına çıkarılırdı kürsümüzde- için girdiğimde saydığı isimleri ve bu dersin onların da dersi olduğunu hatırlattığını duyduğumda tanıdım. Öğrencisi olmaktan onur duyduğum Cem Eroğul’un, Birgün Gazetesi’nin Kitap Eki’nde kendi kitabı üzerine çıkan bir yazıya ilişkin telaşını gördüğümde tanıdım Mümtaz Hoca’yı. Çünkü yazıdaki, kendi yazmadığı ve kendi sorumluluğunda olmayan bir cümle sanki Cem Eroğol’un bütün meslek hayatını çalmıştı. Yazacağı bir notu yayımlatacağımızı söyleyerek biraz olsun sakinleştirebilmiştik hocamızı. Bunu paylaşmanın bugünün akademisine de kürsümüzden düşülen bir not olacağını düşünüyorum:

Prof. Dr. Cem Eroğul’un açıklaması

Sayın Yetkililer,

Birgün gazetesinin 4 Temmuz 2014 günlü kitap ekinde, benim Demokrat Parti kitabımla ilgili bir tanıtma yazısı çıktı. O yazıda, sanırım unutkanlık nedeniyle yapılan bir yanlışı düzeltmek isterim.

Yazıda, benim Anatüzeye Giriş kitabımla ilgili olarak, “anayasal gelişmeleri toplumun tarihselliği ve bütünselliği içine yerleştirerek yazılmış ilk anayasa ders kitabı” deniyor. Oysa bu tanıma tam uyan ilk kitap Mümtaz Soysal’ın 1969’da yayınlanan Anayasaya Giriş kitabıdır. Benim sözü edilen kitabımın ilk basımı ise 1993’te, yani Mümtaz Bey’in kitabından 24 yıl sonra yapılmıştır.

Hak yememek için, lütfeder de bu açıklamayı yayınlayabilirseniz size minnettar kalırım.

Cem Eroğul

Mülkiye Anayasa Kürsüsü’nün bütün o büyük adları ve eserleri arasında Mümtaz Soysal ile gerçek karşılaşmam ise onun iki eseri ile oldu: Yukarıda bahsedilen, suçlanması-cezalandırılmasıyla da ünlü olan 1969 tarihli Anayasaya Giriş ve aynı yıl yayımlanan, aşılamamış bir yöntemin ortaya konduğu, hukukçular tarafından aşılması zor bir üslup ile kaleme alınan Dinamik Anayasa Anlayışı: Anayasa Diyalektiği Üzerine Bir Deneme. Gerçek bir karşılaşmanın her daim sert bir temas içereceğini çok önce öğrenmiştim. Lisans öğrenimimde “ne kadar iyi kitaplar” diye okuduğum bu iki eser, doktoramı yazarken kimi zaman ikna etmeye çalıştığım, çoğu zaman başaramadığım, kavga ettiğim eski birer dost, yeni birer düşman oldu bana.

Tezimin başlığı “Türkiye’nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin Dinamik Kavranışı” idi. Kavgalarımın ve ikna çabalarımın sonucunda çıkan akrabalığı özetle şöyle açıklamıştım:

Burada Mümtaz Soysal’ı ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde anayasa öğretiminde onunla başlayan bir yöntemi anmak gerekir. Mümtaz Soysal, ‘Dinamik Anayasa Anlayışı’ kitabında bir anayasa diyalektiği geliştirdiği iddiasında bulunmuştur. 1961 Anayasası’nın kabulünden sekiz yıl sonra yazılan eserde, anayasanın dayanıklılığı sorusu üzerine düşünen Soysal dinamik anayasa ile anayasanın açıklığı ve kapalılığı sorununu gündeme getirmiştir. Anayasa’ya örneğin siyasal partilere açıklığı, düşünceye açıklığı, haklara açıklığı bakımından bütünlüklü olarak bakmanın, anayasacıları onu statik bir metin olarak okumaktan kurtaracağını yazmıştır. Bu yöntemi, metnin lafzını temel alan pozitivistlerin ve felsefi alanda konuşmaya eğilimli doğal hukukçuların yöntemlerini aşan bir yöntem olarak sunmuştur. Soysal’ın dinamik anayasa anlayışının kaynağında da anayasaların toplumdaki siyasal çatışmaların sonucu oluşan dengeye dayandığı, dolayısıyla anayasa hukukunun siyasal çatışmaların tarihinden bağımsız ele alınamayacağı yaklaşımı vardır. Bu yaklaşım, Mümtaz Soysal’ın Anayasaya Giriş ve Cem Eroğul’un Anatüzeye Giriş kitaplarında kendini göstermektedir. ‘Dinamik’ nitelik bakımından Soysal’dan esinlenen bu çalışmada geliştirilmeye çalışılan yaklaşım ise, siyasal topluluğun çatışma, içerme ve dışlama mekanizmalarını temel almaktadır.

Bu yöntemi öteye taşıma tasarımı ne kadar gerçekleştirebildim bilmiyorum fakat bazen hüzünle farkına vardığım şey, benim Mümtaz Hoca ile kurduğum temasın, eseriyle kurduğum dostluğun ve ettiğim kavgaların Mülkiye’nin koridorlarında, odalarında, dersliklerinde yaşanmış onca temasın kurumsallaşması ile oluşmuş bir kürsüyle olmasıydı. Mümtaz Soysal o kürsüde bir geleneği başlatmış, taşımış ve sürdürmüş büyük hocaydı.

Saygıyla…

 

 

Enis Berberoğlu Olayı ve Yeniden Canlanan Yasama Dokunulmazlığı

Tolga Şirin

Geçtiğimiz hafta 16. Yargıtay Ceza Dairesi, tutuklu milletvekili Enis Berberoğlu’nun yeniden milletvekili seçilmesi üzerine ileri sürülen yargılamanın durması talebinin reddine karar verdi. Söz konusu karar, bünyesinde, anayasa hukuku yönünden oldukça sorun barındırıyor.

Kararın konusu, ikisi Anayasa’nın 83’üncü maddesinde, biri Anayasa’nın geçici 20’nci maddesinde yer alan üç farklı kuralla ilgili. Söz konusu hükümlerden uzun alıntılar yapmak, kafa karışıklığı yaratabileceği için olaya özgü olarak kuralları şu şekilde sadeleştirerek aktaracağım:

Kural 1: “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.” (md. 83/2)

Kural 2: “Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.” (md. 83/4)

Kural 3: 20/05/2016 tarihinde maddede sayılan mercilerde yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyası bulunan bir milletvekili için Kural 1 uygulanmaz.  (Geçici madde 20/1).

Enis Berberoğlu, Kural 3’ün ifade ettiği milletvekillerinden biridir. Bu nedenle Kural 1, kendisine önceki yasama döneminde uygulanmamıştır. Ancak yeniden yapılan seçimler, Kural 2’yi gündeme getirmiştir. Kural 2 hâlâ yürürlüktedir ve istisna içermemektedir. Türev kurucu iktidar, eğer bu kurala da istisna getirmek isteseydi bunu da açıkça yazardı. Dolayısıyla Kural 2’nin uygulanmaması için bir neden yoktur.

Bu konu, üzerine başka söz söylemeyi gerektirmeyecek kadar açıktır. Bununla birlikte unutulmaması gereken bazı ek vurguları öne çıkartmak gerekirse;

Birincisi; milletvekili dokunulmazlığının serbest seçim hakkı ile ilgili olduğu akılda tutulmalıdır. Anayasa’nın 13’üncü maddesine göre temel hak ve özgürlüklere yönelik “sınırlamalar, Anayasanın sözüne aykırı olamaz.” Anayasa’nın sözünde yer almayan ve herhangi bir hak ve özgürlüğün korunması için haklılaştırılamayan bir sınırlama, yorum yoluyla üretilemez.

İkincisi; tarihsel yorum bağımsız bir yorum kuralı olmasa da tamamlayıcı bir yorum kuralıdır. Anayasa’nın Kural 2’de yer alan sözü nettir. Bu netlik, kararda karşı oy kullanan yargıç Yusuf Hakkı Doğan tarafından da Kural 3’ün yürürlüğe girdiği dönemdeki Adalet Bakanı ve TBMM Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu başkanının “tekrar seçim olması durumunda seçilenlerin, dokunulmazlıklarını yeniden kazanacakları” yönündeki ifadelerine atıf yapılarak tarihsel yorumla tamamlanmıştır. Dolayısıyla karar sözel yoruma olduğu kadar tarihsel yoruma da aykırıdır.

Üçüncüsü; bu usulü sorun noktalar bir yana, Mahkeme’nin tutuklama koşullarına ilişkin değerlendirmesinde Anayasa Mahkemesinin kararları ışığında vermesi de bir zorunluluk olduğu akılda tutulmalıdır. Bu bakımdan somut olayda Anayasa Mahkemesinin bu olayla ilişkili Erdem Gül ve Can Dündar kararı ve milletvekili sıfatıyla ilişkili Mehmet Haberal kararı ve Mustafa Ali Balbay kararının dikkate alınması ve Enis Berberoğlu’nun durumunun bu kararlardaki tespitlerden ayrılan yönlerine açıklık kazandırılması, bu mümkün değilse tahliyeye karar verilmesi gerekmektedir.

Not: Doktrinde aynı yönde çok değerli iki yorum yapıldı. Prof. Dr. Kemal Gözler’in yorumuna şu linkten ulaşılmaktadır. Prof. Dr. Fazıl Sağlam’ın yorumu ise şu linkten indirilebilir.

Yazının linki

Konferans: Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararlarının Yerine Getirilmesi

İstanbul Barosu, Türk Ceza Hukuku Derneği, Anayasa-Der Konferansı

Tarih:  31 Mart 2018 Cumartesi
Yer: İstanbul Barosu Konferans Salonu, Orhan Adli Apaydın Sk. Beyoğlu İstanbul

ANAYASA ÇALIŞTAYI VE OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTI GÜNDEMİ

ANAYASAL KAZANIMLAR BİLANÇOSU (ANAYASA-DER ÇALIŞTAYI)

(21 Ekim cumartesi /ANAYASADER mekanı/ Hasanpaşa-Kadıköy); saat:09.00-18.00

Kayıt ve açılış: 09.00-9.45

Açış konuşması: İbrahim Kaboğlu

1-) 2017 değişikliği, Tanzimat-Meşrutiyet ve Cumhuriyet tarihsel sürecinde Türkiye’nin anayasal kazanımlarına  ilişkin birikimi karşısında ne ifade ediyor?  (Geçmişten günümüze anayasal süreklilikler, kırılmalar ve kopmalar):

  1. Oturum: YASAMA VE YÜRÜTME (s.09.45-10.45)

Prof. Dr. Sevtap Yokuş

Ar. Gör. Oğuzhan Keskin

Doç. Dr. Demirhan Burak Çelik

  1. Oturum: YARGI (s.11.00-12.00)

Dr. Rıza Türmen

Bakanlar Komitesi, kararların uygulatmak için belirleyici makam.

Türkiye’nin üzerine fazla gitmemek…

Hukuksuzluk dönemi

İHAM-KHK

Y. Doç. Dr. Erkan Duymaz

-Avrupa kurumlarının reddi

-OHAl kararnameleri: gelecek etkileniyor…

-İHAM içtihadı sistematik olarak red…

-İH koruma mekanizmalarının etkisizliği/AYM-İHAM?

-Bu süreçte devreye giren anayasa değişikliği: sakatlığı sürdürme..

Av. Arzu Becerik

-Anayasa’ya atıf…

-Askeri mahkemelerin kaldırılması,

-HSK:doğal hakim ihlali, atamalar ile….

-Cahit Demirel ve d.: pilot-KHK??!!

-Savunma hakları

-OHALİİK: hiçbir karar…

-Savaş hali…

-İHAM : OHAL süresine ilişkin sınırlama….

-Bireysel başvurular etkili olabilir mi?

-Mahkeme hakimlerin sorumluluğu, anayasa md.90/40 işletilebilir mi?

  2-) 2017 değişikliği ile Türkiye’nin  siyasal uzlaşı birikimi arasında nasıl bir ilişki var? (Özellikle TBMM Uzlaşma Komisyonu’nun uzlaştığı noktalar ve diğer oydaşma konuları açısından)

  1. Oturum: SİYASAL UZLAŞMA ALANLARI (s.12.00-13.00)

Prof. Dr. Bertil Emrah Oder

-AUK deneyimi: uzlaşmanın tesis edildiği alanlar…: sosyal haklar-

-İH: siyasetçi-uzman farkı…/İnsan onuru/haysiyet

-Yabancılar (oydaşma alanı)

-Sosyal dışlanma/eşitlik

-Bilim ve sanat özgürlüğü…

-Barış içinde yaşama hakkı-bir İH

Dr. Rıza Türmen

-Önemli bir deneyim…

-Doğrular: bütün ülke katılımı…

-Yanlışlar: müzakereler sırasında stö katılmadı…

-İlkeler bildirisi gerekli idi..

-Başkanlık önerisi…

Y. Doç. Dr. Özen Ülgen

-Uzlaşma sağlanmayan alanlar: bölge yönetimi…

-Deyimsel-kavramsal düzeltimler: 17 md.

   3-) 2017 değişikliği, Türkiye’nin  sivil toplum birikimini yansıtıyor mu? (Geçmişten günümüze, demokratik kitle örgütleri, meslek kuruluşları ve STÖ taslak ve raporları).

  1. Oturum: SİVİL TOPLUM ANAYASA EMEĞİ (ORTAK PAYDALAR) (s.14.30-15.30)

Prof. Dr. Ozan Erözden

-‘80’den önce; Tercüman-Başkanlık-1982

-TÜSİAD

-Hak ve özgürlükler ilerletilsin/PR işlevsel kılınsın…

-Temel hakların bile ref. sunulması…

-16 Nisan: demokratik hedef olmaması ile PR’in kaldırılması…..

Y. Doç. Dr. Evra Çetin

Ar. Gör. Mustafa Ertin

-Yasamanın güçlendirilmesi;

-CB sembolik yetkiler; oydaşma…

-Anayasa yapımı…:yol temizliği…

  1. Oturum: ANAYASADER ÇALIŞMALARI (15.30-16.30)

Prof. Dr. Sultan Üzeltürk

-Masa etrafında toplanan….

-Anayasal düzeni ihlal, CB için (vatana ihanet yerine…)

Doç. Dr. Didem Yılmaz

-Yasama organı temsil ve oluşum…

-Çift meclis: sağ-sol ittifak..

Y. Doç. Dr. Tolga Şirin

-Az ihtilaflı…

-Yenilik: anayasa yargısı

-Organ itilafı davası..

FORUM: GENEL TARTIŞMA (17.00-18.00)

Prof. Bertil Emrah Oder

ÇALIŞTAY RAPORTÖRLERİ

Y.Doç. Dr. Veysel Dinler

Ar. Gör. Ahmet Mert Duygun

Ar. Gör. Seda Özkan

Ar. Gör. Gökçe Gökçen

Ar. Gör. Egemen Esen

St. Av. Eşe Nur Özdemir

ANAYASADER GENEL KURULU (18.15-20.00)

ANAYASA HUKUKU ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ

OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI/21 Ekim 2017, Cumartesi, saat : 18.00

Yer: Kadıköy/Hasanpaşa.Kasap İsmail Sokak, no:6 Sadıkoğlu İş Merkezi, Kat 1/D.5

GÜNDEM

1) ANAYASA-DER  Ekim 2015-Ekim 2017 faaliyet raporu

2) Denetim Kurulu Raporu

3) Yönetim Kurulunun ibrası

4) Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulu Üyelerinin seçimi

5) Geleceğe yönelik etkinliklerin planlanması

NOT: DERNEKLER DAİRE BAŞKANLIĞI MESAJI

“ANAYASA HUKUKU ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ Tüzüğünün gereği olağan genel kurulunuzu

2017 yılının Ekim ayı içinde yapılarak 30 gün içerisinde DERBİS sistemi üzerinden bildiriminizi veriniz”

2019’a Doğru Demokratik Anayasa İçin

DENİZLİ DEMOKRASİ PLATFORMU, TMMOB DENİZLİ İL KOORDİNASYON KURULU, ANAYASA-DER ve ÖNCE DEMOKRASİ DERNEĞİ olarak, Denizli Barosu Hizmet Binası Konferans Salonu’nda düzenleyeceğimiz 

2019’a DOĞRU DEMOKRATİK ANAYASA İÇİN

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.
12 Eylül 2017, Saat 18.00

DEMOKRASİ VE ANAYASA BAKIMINDAN HALKOYU

Friedrich Ebert Stiftung, Önce Demokrasi, SODEV ve Anayasa-Der olarak düzenlediğimiz, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Ercan Karakaş’ın katılımıyla düzenlediğimiz

DEMOKRASİ VE ANAYASA BAKIMINDAN HALKOYU 

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.
22 Nisan 2017, Saat 18.30 – 19.30

tuyap izmir

Anayasa Değişikliğini Tartışıyoruz

KADIKÖY KENT KONSEYİ VE ANAYASA-DER olarak, Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde düzenlediğimiz 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TEKLİFİNİ KONUŞUYORUZ

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.
12 Mart 2017, Saat 17.00

KadikoyBelediyesiPanel

Panel: Anayasa Değişikliği ve Referandum

SODEV, Önce Demokrasi Girişimi ve Anayasa-Der olarak, TÜYAP Bursa Kitap Fuarı, Çekirge Toplantı Salonu’nda düzenleyeceğimiz

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE REFERANDUM

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.
19 Mart 2017, Saat 17.00

bursa 2017

Anayasa Değişikliği Teklifini Konuşuyoruz

KADIKÖY KENT KONSEYİ VE ANAYASA-DER olarak, Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde düzenlediğimiz 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TEKLİFİNİ KONUŞUYORUZ

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.
12 Mart 2017, Saat 17.00

KadikoyBelediyesiPanel

Adana Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi

SODEV, ÖNCE DEMOKRASİ GİRİŞİMİ, ANAYASA-DER olarak, 10. Çukurova Kitap Fuarı’nda düzenleyeceğimiz 

ADANA ANAYASA TARTIŞIYOR

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.
07 Ocak 2017, Saat 16.30 – 18.45

birgun

Haydarpaşa Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi

Önce Demokrasi Girişimi Önderliğinde Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, Marmara Hukuk Kulübü, Genç Hukukçular ve Haydarpaşa Kültürü  destekleri ile

HAYDARPAŞA ANAYASA TARTIŞIYOR

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.

21 Aralık 2016, Saat 13.00 – 16.00

HaydarpasaAnayasaTartisiyor

 

 

Anayasal Geleceğimiz

OnceDemokrasi

Önce Demokrasi Girişimi Önderliğinde Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, Kadıköy Sivil Toplum Örgütleri ve Kadıköy Belediyesi destekleri ile

ANAYASAL GELECEĞİMİZ

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.

07 Aralık 2016, Saat 19.00 – 22.30

 

 

AnayasalGelecegimiz

 

Çanakkale Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi

Önce Demokrasi Girişimi Önderliğinde Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, Çanakkale Sivil Toplum Örgütmedi ve Çanakkale Belediyesi destekleri ile

“ÇANAKKALE ANAYASA TARTIŞIYOR”

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.

26 Kasım 2016, Saat 14.00 – 17.00

 

canakkaleetkinlik

 

 

TÜYAP Kitap Fuarı Paneli

OnceDemokrasi

ÖNCE DEMOKRASİ GİRİŞİMİ, SODEV ve ANAYASA-DER’in TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı etkinlikleri kapsamında 12 Kasım’da gerçekleştirecekleri panele katılımınız bizleri mutlu edecektir… 

 

 

birgun

 

 

Türkiye’nin Anayasa Gündemi Paneli

murcir

ÇARŞAMBA PANELİ

“TÜRKİYE’NİN ANAYASA GÜNDEMİ”

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.

 

Sayı : B

 

İzmit Anayasa Tartışıyor Paneli

OnceDemokrasi

HUKUK VE SİYASET SÖYLEŞİLERİ  – II

“YENİ ANAYASA SÖYLEMİ: GERÇEK VE SANAL GÜNDEM ”

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.

 

hukuk_ve_siyaset_söylesileri_ekim

 

 

Sarıyer Anayasa Tartışıyor Paneli

OnceDemokrasi

Önce Demokrasi Girişimi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği’nin Sarıyer Sivil Toplum Temsilcileriyle birlikte düzenlediği 9. Etkinlik 

“SARIYER ANAYASA TARTIŞIYOR”

Konulu Panele katılımınızdan memnuniyet duyarız.

 

sariyerpanel

 

 

Ankara Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi

Önce Demokrasi Girişimi, Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği, Sosyal Demokrasi Derneği ve TESAV ile Birlikte 8. Etkinliği

“ANKARA ANAYASA TARTIŞIYOR”

Konulu Paneline Davet Eder

ankaraanayasatoplanti

 

 

Zonguldak Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi


Önce Demokrasi Girişimi
’nin Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği ve Zonguldak Sivil Toplum Örgütleri ile birlikte düzenlediği

“Zonguldak Anayasa Tartışıyor” konulu 7. etkinliğine katılımınızından onur duyarız.

 

zonguldaanayasadavetiye

Mersin Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi


Önce Demokrasi Girişimi
’nin Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği ve Mersin Sivil Toplum Örgütleri ile birlikte düzenlediği

“Mersin Anayasa Tartışıyor” konulu 6. etkinliğine katılımınızından onur duyarız.

 

 

anayasaderpanel24eylul

Beşiktaş Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi

Önce Demokrasi Girişimi’nin Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği ve Beşiktaş Sivil Toplum Örgütleri’yle birlikte düzenlediği Beşiktaş Anayasa Tartışıyor konulu 5. etkinliğimize katılımınızdan onur duyarız.

 

 

BesiktasAnayasaTartisiyor

Üsküdar Anayasa Tartışıyor

OnceDemokrasi

Önce Demokrasi Girişimi’nin Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği ve Üsküdar Sivil Toplum Örgütleri’yle birlikte düzenlediği Üsküdar Anayasa Tartışıyor konulu 4. etkinliğimize katılımınızdan onur duyarız.

PanelDavetiAnayasaDer

 

Önce Demokrasi Girişimi “Önce Anayasal Demokrasi” Çağrısı Yapıyor

BM Dünya İnsancıl Zirvesi: Çevre Hukukçularının Uluslararası Buluşması

Derneğimizin Yeni Yayını “Türkiye’nin Anayasa Gündemi” İsimli Kitap Çıktı

yeni-anayasa-kitabi

Türkiye’nin Anayasa Gündemi

Anayasa Hukuku Derneği’nin yeni yayını Türkiye’nin Anayasa Gündemi 66 soruya verilen 27 uzman tarafından yanıtlardan oluşuyor.

“Devlet anayasa ile doğar ve anayasa ile yaşar” deyişi, çağdaş devletlerin “anayasal düzen” kavramı ile tanımlandığını da ortaya koyar. Bu deyiş ve tanım, 1921 Anayasası ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti için haydi haydi geçerli. Anayasal düzen, askerî darbe ve müdahale yoluyla zaman zaman kesintiye uğramış olsa da şu iki özellik kayda değer: İlki, yeni bir anayasal düzen kurma hedefi; ikincisi ise geçiş döneminin elden geldiğince düzenleyici kurallar eşliğinde sağlanması.

TBMM’deki farklı siyasal çoğunlukların sürekli değiştirdiği ve gözden geçirdiği 1982 Anayasası, yürürlükte kaldığı sürece herkes için “bağlayıcı ve üstün” hukuk normu. Ne var ki, özellikle Ağustos 2014’te cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle birlikte “fiili durum” kavramı sıkça kullanılmaya başladı. Oysa bir hukuk devletinde sadece hukuki durum (de jure), anayasal düzen ile örtüşür; anayasa dışı uygulamalar (de facto) kabul edilemez.

Bu ortak yapıt, de jure ve de facto ayrımı çerçevesinde yayılan bilgi kirliliği eşliğinde, siyasal rejimler üzerine toplumda yaratılmak istenen algı operasyonu karşısında uzmanların, “anayasa kamuoyu”nu doğru ve gerçek bilgiye yönlendirme çabası…

Bu özelliğiyle kitap, başta seçilmiş siyasetçiler olmak üzere bütün yurttaşlara hitap ediyor. Anayasa yoluyla geleceklerinin ipotek altına alınmaması için özellikle gençlerin okuması gereken bir eser…

İletişim yayınlarından çıkan kitap hakkında daha fazla bilgiye şu adresten ulaşılabiliyor: http://www.iletisim.com.tr/kitap/turkiyenin-anayasa-gundemi/9287#.V0tSUsd2lmA

Kitapta yer alan bölümler 

Anayasa nedir? Anayasacılık nedir?
Türkiye anayasacılık bakımından nasıl değerlendirilebilir?
Anayasalar neden yazılır ve neden değiştirilir?
Anayasada denge ve denetim ne anlama gelmektedir?
En iyi anayasa kısa anayasa mıdır?
Siyaset bilimi açısından iyi bir anayasayı belirleyen nedir?
Siyasal rejim ve siyasal sistem kavramları arasında nasıl bir ilişki vardır?
Başlıca siyasal rejimler hangileridir?
Siyasal rejim tartışması ile insan hakları arasında nasıl bir ilişki vardır?
İnsan hakları nedir, ne işe yarar?
İnsan hakları olmadan gelişme olur mu?
İstikrar ne anlama gelir?
Demokratik bir anayasa neden demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur?
Parlamenter rejim nedir?
Parlamenter rejimin temel mantığı hangi esaslara dayanmaktadır?
Avrupa “demokrasi modeli” parlamenter rejime mi dayanmaktadır?
Avrupa demokrasi modeli ile Türkiye arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?
Başkanlık rejimi nedir?
ABD siyasal rejiminin işleyişini belirleyen öğeler nelerdir?
ABD başkanlık rejimi Türkiye’ye uygulanabilir mi?
Federal olmayan bir başkanlık ne anlama gelir?
Meksika modeli ne anlatmaktadır?
Başkanlık rejimi “diktatörlüğe” nasıl dönüşür? Örnekleri nelerdir?
Başkanlık rejimiyle yönetilen istikrarlı demokrasi sayısı kaçtır?
Fransa’da yarı başkanlık rejimini belirleyen temel öğeler nelerdir? Bu rejimin olumlu yönleri ve zaafları nelerdir?
Portekiz yarı başkanlık rejimi, nasıl bir gelişim çizgisini yansıtır ve başarımı nedir?
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi parlamenter rejimle bağdaşır mı?
Parlamenter rejim istikrarsızlık yaratır mı?
Koalisyon hükümetlerinin demokratik rejimlerde yeri nedir?
Koalisyon hükümetleri istikrarsızlık kaynağı mıdır?
Parlamenter rejimin işletilmesi nasıldır ve bu işleyişte öne çıkan öğeler nelerdir?
Esneklik bakımından parlamenter rejim ile başkanlık rejiminin karşılaştırılabilir mi?
Esneklik bakımından parlamenter rejim ile yarı başkanlık rejiminin karşılaştırılabilir mi?
Anayasal ödünç alma nedir?
Fransa modeli Türkiye’ye ne ölçüde uygulanabilir?
Siyasal rejim kişiye özgü olabilir mi?
Yargı bağımsızlığı için asgari standartlar nelerdir?
Anayasa Mahkemesi bir vesayet kurumu mudur?
Anayasa Mahkemesi olmadan da ülke yönetilir mi?
Siyasal rejimler ve yargı bağımsızlığı arasında nasıl bir ilişki vardır?
Osmanlı-Türk anayasal geleneğinde başkanlık rejimine yer var mı?
1982 Anayasası nasıl bir siyasal rejim öngörmektedir?
Türkiye’deki anayasal gelişmeler ışığında güncel anayasal sorunlar nasıl ele alınmalıdır?
1982 Anayasası geçirdiği değişikliklerle ne ölçüde başkalaşıma (metamorfoza) uğramıştır?
Cumhurbaşkanının sorumsuzluğu ne anlama gelmektedir?
Türkiye’de otoriter/totaliter bir yönetimden bahsedilebilir mi?
“Fiilen başkanlık sistemine geçmek” ne anlama gelmektedir?
Cumhurbaşkanı, bakanlar kuruluna başkanlık edebilir mi?
2007 anayasa değişikliği hükümet sistemini yarı başkanlık hükümet sistemine dönüştürmüş müdür?
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, sistemi dönüşüme uğratmış mıdır?
1982 Anayasası’nın kazanımları ile olası bir yeni anayasa arasında nasıl bir ilişki kurulmalıdır?
En iyi anayasa çoğunluğun yaptığı anayasa mıdır?
Yeni anayasa arayışında yönteme ilişkin öncelikler nelerdir?
Yeni anayasa arayışında içerikle ilgili öncelikler nelerdir?
İlk üç maddenin değiştirilemezliği aşılamaz bir “sorun” mudur?
Anayasa katı üniter yapının gevşetilmesine izin vermiyor mu?
1982 Anayasası’nın “değişmesi gereken hükümleri” nelerdir?
“Türk tipi başkanlık” ne anlama gelmektedir?
Türkiye parlamenter rejim ile yönetilebilir mi?
Çift meclis tercihi Türkiye için savunulabilir mi?
Parlamenter rejimi etkili kılmaya yönelik düzenlemeler neler olmalıdır?
Muhalefetin anayasal statüsü nasıl düzenlenebilir?
Merkeziyet/ademimerkeziyet ilişkisi düzenlenirken hangi ölçütler esas alınmalıdır?
Anayasada ademimerkeziyetin istisna değil kural olmasının önündeki engeller nelerdir? Gelişmiş ülkelerde bu engeller neden ve nasıl bertaraf edilir?
Ademimerkeziyetin önündeki engelleri aşmak amacıyla yapılması gereken düzenlemeler hangileri olabilir?
Anayasa “toplumun özgeçmişi” olabilir mi?

Bu Ortamda Anayasa Yapılamaz: Barışın Tesis Edilmesi, Yol Temizliği ve Demokratikleşme Şarttır

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 67. Yılında Türkiye’de Siyasal İfade Özgürlüğü

“Önce Demokrasi: Anayasacılar Öneriyor Halkımız Tartışıyor” Paneli 11 Haziran 2016’da Kartal’da

anayasa-afis

“Önce Demokrasi: Anayasacılar Öneriyor Halkımız Tartışıyor” Paneli 11 Haziran 2016’da Kartal’da Yapılacaktır

Anayasa Hukuku Derneği 11 Haziran 2016 tarihinde Saat:14.00’da Bülent Ecevit Kültür Merkezi Nikah Salonu’nda Kent Kültürü ve Demokrasi Derneği ve Kartal Hukukçular Derneği ile birlikte ÖNCE DEMOKRASİ / “ANAYASACILAR ÖNERİYOR, HALKIMIZ TARTIŞIYOR” başlığıyla panel düzenleyecektir. Toplantı herkesin katılımına açıktır.

Konuşmacılar:

Prof. Dr. İbrahim Ö. KABOĞLU (Marmara Üniversitesi)

Prof. Dr. Sultan Uzeltürk (Yeditepe Üniversitesi)

Yrd. Doç. Dr. Tolga ŞİRİN (Marmara Üniversitesi)

Yrd. Doç. Dr. Didem YILMAZ (Bahçeşehir Üniversitesi)

Adres: Bülent Ecevit Kültür Merkezi –  Kordonboyu Mah. Ankara Cad. No: 142 Kartal, 34860 İstanbul

Anayasa-Der ve TCHD’nin Anayasa Mahkemesi’ne Sunduğu Amicus Curiae Raporu Haberleştirildi

Akademisyenlerden Anayasal Kurumlara Çağrı

Call from acedemics to the institutions that have the duty to implement the Constitution

GSÜ Hukuk Fakültesi Bülent Tanör anısına Türkiye’nin Temel Anayasal Sorunları sempozyumu düzenliyor

Anayasa-Der, Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği’nin üyesi oldu